Hekimoğlu İbrahim

Ayhan YÜKSEL
Hekimoğlu hakkında yazılanlar bazen kulaktan dolma bilgilere, bazen de 1961 yılında Amerika’dan gönderildiği söylenilen bir resme dayanmakta, daha da ilginç olarak kendisine yakılan türküden yola çıkılarak hayali bir Hekimoğlu ortaya konulmaktadır.

Hekimoğlu’nun dağa çıkma sebebi hakkındaki resmî makamların düşünceleri, kanlı bir mücadeleye dönüşen hadiselerin devlet ve halk tarafından ne şekilde görüldüğü, onun Hıristiyan olduğuna dair yerel makamların iddiaları, af talebinin getirdiği gelişmeler ile Hekimoğlu’nun öldürülmesinin ayrıntılarıyla ve kesinleşen tarihiyle birlikte aktaran bilgiler bunlar arasındadır.

Hekimoğlu İbrahim, Yassıtaş köyündendi. Yassıtaş köyü, yerli halkın yaşadığı bir Türk köyüdür. Bu ünlü eşkıya hakkında bir kitap yazmış olan Murat Sertoğlu’nun halk ağzından derlediği ve doğruluğu genel kabul gören bilgilerine göre Hekimoğlu İbrahim, Fatsa’da 1900’lü yıllarda 1293 (1876) harbi muhacirlerinden Gürcü Sefer Ağa’nın değirmeninde çalışır. Sefer Ağa’nın Fadime adında güzel ve narin bir kızı vardır.

Bir gün Hekimoğlu ile Fadime konuşurken Fadime’nin nişanlısı olarak bilinen Gürcü beyi Seyyid Ağa’nın yeğeni Yusuf onları görür ve bu konuşmaya başka bir mana vererek Hekimoğlu’nu Seyyid Ağa’ya ihbar eder. Bu konuyu görüşmek için Seyyid Ağa’nın evine çağrılan Hekimoğlu, burada kendisini vurmak için silahına davranan Yusuf’u daha atik davranarak öldürür. Yeğeni öldürülen Seyyid Ağa’nın ve muhacirlerin kendisinden intikam alacağını bilen Hekimoğlu soluğu dağda alır. Dağa çıktıktan sonra kendisine yeğenleri Büyük ve Küçük Mehmet ile çocukluk arkadaşı Gedik Halil katılır. Bir süre sonra Gürcü Seyyid Ağa ile Hekimoğlu’nun kan davası etnik bir kavgaya dönüştü.

Ünye ahalisinden müderris Yusuf ve on beş imzalı 2 Kanûn-ı evvel 1324 (15 Aralık 1908) tarihli, Dahiliye Nezâreti’ne çekilen telgrafnamede Hekimoğlu’nun şekavedi yüzünden Gürcüler’le Türkler arasında meydana gelebilecek bir kanlı çarpışma tehlikesinden bahsedilmekteydi. Böylece Hekimoğlu, Gürcü muhacirlerin hasmı durumuna geldi, Gürcüler’e karşı Türkler’i kollayan ve koruyan bir kişi olarak tanındı. Hekimoğlu, kendisini ele geçirmeye çalışan muhacirlerden Tahmasoğlu Hulûsi Ağa’yı da bir çatışma sırasında adeta kendisiyle bütünleşen “aynalı martiniyle” tek kurşunla vurarak öldürünce daha da ünlendi.

Seyyid Ağa’nın yeğenini öldüren Hekimoğlu’nun muhacirlerin baskısıyla jandarma ve gönüllüler tarafından takibine çıkıldı ve tenkiline çalışıldı. Ancak, Hekimoğlu kendisini ele geçirmeye çalışan kuvvetleri epeyce meşgul ederek kendisini yakalatmamayı uzun süre başardı.

Yine genel kabul gören görüşlere göre bunun da sebebi Hekimoğlu’nun ırza, namusa çok düşkün, ahlaklı bir kimse olması, bir de kendisine yardım eden ve barınma imkanı veren Türk köylerinin bulunmasıydı.

Belgelere göre “senelerden beri Trabzon ve Sivas vilayetleri dâhilinde dolaşarak hükûmeti ara sıra işgâl ve ahâlîyi dûçâr-ı havf eden” ve bir türlü ele geçirilemeyen Hekimoğlu İbrahim, hükümetten af talebinde bulundu. Sivas Valisi Nazım Bey, Tokat mutasarrıflığına atfen, bu konuda Dâhiliye Nezâreti’ne çektiği 5 Teşrîn-i sânî 1325 (18 Kasım 1909) tarihli telgrafta Hekimoğlu’nun Ünyeli bir şahıs aracılığıyla Niksar Kaymakamlığı ile Redîf Binbaşılığına bir “varaka” gönderdiğini ve vilayet dahilinde bulunan kaza kaymakamlıklarından birine teslim olmak arzusunda olduğunu bildiriyor, “hukûk-ı şahsiyye” saklı kalmak isteğiyle birlikte, Hekimoğlu’na teminat verilerek af isteğinin kabulünün uygun olacağını belirtiyordu.

Sivas Vilayetinden alınan telgraf üzerine Dâhiliye Nezâreti’den Sâdaret’e 9 Teşrîn-i sânî 1325 (22 Kasım 1909) tarihli bir arz gönderilerek “şakî-i şehîr”, yani meşhur eşkıya Hekimoğlu İbrahim’in af isteğinin kabulünün uygun olacağı bildirildi ve yapılacak işlem için talimat istenildi.1910 yılına gelindiğinde de Ordu, Fatsa ve Ünye kazalarında kargaşanın ve bir bakıma anarşinin en üst düzeyde olduğu anlaşılmaktadır. Muhacir Gürcüler’le, “ahâlî-yi kadîme” olarak nitelendirilen Türkler arasında kavga şiddetlenerek devam etmekteydi. Asayişsizliğin hüküm sürdüğü bu kazalardaki durumu bizzat takip ve alınacak tedbirleri yerinde tespit etmek için vali bu yöreye gitmiştir. Yörede incelemede bulunan Trabzon valisi Mustafa Bey, yerinde tespit ettiği hususları Fatsa’dan çektiği 4 Kanûn-ı sânî 1325 (17 Ocak 1910) tarihli bir telgrafla Dâhiliye Nezâreti’ne rapor etti.

Trabzon valisine göre Ordu, Fatsa, Ünye ve Niksar kazalarında iskân edilen Kafkasya Gürcüler’i, eski yurtlarındaki huylarını, yaşama tarzlarını, âdet ve an’anelerini aynen devam ettirmekte, adam öldürme, mal gasp etme, meskene tecavüz gibi suçları burada da işlemekte; etrafa tecavüzleri gittikçe artmaktaydı.

Türkler’e karşı eskiden beri yaptıkları sataşmalarının sona ermediği cinayet defterlerinin tetkikinden de anlaşılmaktaydı. Gürcüler’den cinayet işleyenler etnik duygularla komşu kazalara yerleşen Gürcüler tarafından da himaye görmekte, kendilerine yardım edilmekteydi. Bu sebeple, Ordu, Fatsa ve Niksar kazalarında tedbir olarak lüzûmu halinde “Çeteler Kanûnu”nun uygulanması gerekmekteydi. Ancak, Trabzon valisinin bu raporundaki isteği Dâhiliye Nezâreti’nin 7 Kanûn-ı sânî 1325 (20 Ocak 1910) tarihli telgraf müsveddesine göre, “Çeteler Kanûnu”nun her vilayette uygulanmasının memlekette asayişin olmadığı anlamına geleceği görülüşü dile getirildi ve Ordu, Fatsa ve Niksar kazalarında da uygulanması talebi “mezkûr kanûnun oraca tatbîkini icâb edecek ihtiyâc-ı hakîkî mevcûd olmadığı” gerekçesiyle kabul görmedi.

Samsun ve Trabzon valisi Mustafa [Bey] imzalı, Dâhiliye Nezâreti’ne çekilen 8 Kanûn-ı sânî 1325 (21 Ocak 1910) tarihli telgrafta, diğer eşkıyaların yanında yine söz konusu olan Hekimoğlu İbrahim’di ve Sivas vilayetine bir yazı yazılarak müfrezelerin “meşâhir-i eşkıyâdan” Hekimoğlu ve avenesinin takibine çıkarıldığı bildiriliyor, Fatsa’da Adliye teşkilatının henüz tam anlamıyla teşekkül etmediği ve işlerin yetkileri sınırlı hakim ve müstantik elinde kalmış olması sebebiyle, Adliye teşkilatının bir an evvel tam anlamıyla icraat yapar hale getirilmesi gerektiğine işaret ediliyordu.

Hekimoğlu İbrahim’in af talebinin Sivas Vilayeti idarecilerinin gündeminden hiç düşmediği anlaşılmaktadır. Sivas valisi tarafından Dâhiliye Nezâreti’ne çekilen ve Hekimoğlu’nun af isteğinin bildirildiği telgraftan yedi ay sonra Sivas vali vekili Şûrâ-yi Devlet Riyâseti’ne 7 Mayıs 1326 (20 Mayıs 1910) tarihli bir mektup göndermiştir. Burada Hekimoğlu’nun Gürcüler’le arasında meydana gelen soğukluk yüzünden dağlara çıkmış olduğu, bir takım Gürcü eşkıyasının sataşmasından rahatsız olan yerli ahali tarafından bu sebeple korunduğu ve takip müfrezelerine izinin gösterilmediği, bunun için de takiplerden bir netice alınamadığı belirtiliyor, af kabul edilmediği takdirde Hekimoğlu’nun Trabzon ve Sivas vilayetlerine bağlı köylerde dolaşacağı, peşinde dolaşan Gürcü eşkıyasının da köylerdeki ahaliyi huzursuz edeceği ve zarar vereceği belirtiliyor, “olunacak mu‘amelenin emr u iş‘ârı” bekleniyordu.

Özellikle Niksar ve çevresinde dolaştığı ve asayişi ihlâl ettiği için Hekimoğlu’nun af edilmesi konusunda ısrarlı olan ve konunun takipçisi görünen Sivas vilayeti, vali Mehmed Emîn Bey imzasıyla bu defa 24 Mayıs 1326 (6 Haziran 1910) tarihinde Dâhiliye Nezâreti’ne şifreli bir yazı gönderdi. Bu şifrede de yine Hekimoğlu’nun Gürcü eşkıyasının sataşmasından rahatsız olan yerli ahali tarafından korunduğu bildiriliyor, başkaları tarafından “icrâ-yi şekâvet” edilerek yapılan kötülüklerin Hekimoğlu’nun üzerine atılacağına dikkat çekiliyor, bu yüzden de ahalinin bundan zarar göreceği belirtiliyordu.

Vali Mehmed Emîn Bey, Tokat’taki incelemeleri sırasında bu bilgilere ulaşmış ve bunun önlenmesi için Hekimoğlu’nun “emniyet-i memleket ve ahâlî nâmına afvı muvâfık-ı mizâc-ı maslahat” olacağını yazıyordu. Ardından Dâhiliye Nezâreti de Hekimoğlu’nun affı konusunu 27 Mayıs 1326 (9 Haziran 1910) tarihli arz ile Sâdaret makamından tekrar sormuştur. Nihayet, Hekimoğlu’nun affıyla ilgili olarak beklenen Şûrâ-yi Devlet kararı ortaya çıktı ve Şûrâ-yı Devlet Reîsi’nin imzasıyla, 2 Haziran 1326 (15 Haziran 1910) tarihinde Dâhiliye Nezâreti’ne bildirildi. Buna göre, karar için önce Mülkiye Dairesi’nde Sivas Vilayeti’nden alınan tezkire müzakere edilmiş, tezkirede affa esas teşkil edecek izahat bulunmadığı hükmüne varılmış, daha da önemlisi affın kabulü halinde emsaline bir bakıma kötü örnek teşkil edeceği, “sû’-i sirâyeti mûceb” gerekçesiyle Hekimoğlu İbrahim’in af talebi kabul edilmemişti. Şûrâ-yi Devlet’in bu kararı, Dâhiliye Nezâreti’nden Sivas Vilay eti’ne 5 Haziran 1326 (18 Haziran 1910) tarihli tahrirat müsveddesinde de belirtilmektedir.

Hekimoğlu’nu takibe çıkanlardan birisi de Niksar Jandarma Bölük Kumandanlığında görevli Hacı Nuri Çavuş’tu. Hacı Nuri Çavuş hakkında Hekimoğlu’nu takip için gittiği köylerde “devr-i istibdâdda” olduğu gibi halka zulüm ettiği, halktan içmek için içki istediği, ambarları boşalttığı şeklinde şikayetler de yer almaktaydı. Halk, “eşkıyalardan zor ile, vicdansız me’mûrlardan resmen zulüm görmekle artık tahammülsüz hale geldik” demekteydiler. Ancak, Hacı Nuri Çavuş hakkındaki bu iddiayı hükümet kabul etmemiştir. Olaya bu cepheden bakıldığında Hacı Nuri Çavuş ve maiyetindekiler kanun dışı bir harekette bulunmamakta idiler. Bir görüşe göre böyle bir dedikodu ve şikayet Hekimoğlu’nu korumak, takibi amacından saptırmak için metropolit vekili Hanyeri Papazı Yorgi Efendi’nin kandırmasıyla Kıllıgeriş Papazı Konstantin ve Dirama Efendiler tarafından çıkarılmaktaydı. Rum tebaasından köylüler bu yüzden metropolitin kışkırtmasıyla Hacı Nuri Çavuş’u şikayet eden dilekçeler vermekteydiler.

Asıl önemlisi, Niksar kaymakamlığı tarafından Hekimoğlu hakkında çok önemli bir ithamda bulunulmuştu: Bu da Hekimoğlu’nun tenassur ettiği, yani din değiştirerek Hıristiyan olduğu iddiasıdır. Bu ihbar, Niksar Kaymakamlığının 9 Teşrîn-i sânî 1327 (22 Kasım 1911) tarihli telgrafıyla hükümet merkezine bildirilmiştir. Telgrafta Hekimoğlu’nun tenassur edip Hacı Nikola ismini aldığının takibe çıkan müfreze tarafından ele geçirilen evrakın tetkikinden anlaşıldığı bildirilmektedir.

Hekimoğlu’nun ailesinin Kıllıgeriş köyünde muhafaza edildiği, eşyasının da köy papazının ve diğer hanelerden çıkarıldığı, Hekimoğlu’nun bir köylüden takas yoluyla aldığı bir atın da metropolit tarafından satın alındığına değinilmektedir. Yine telgrafa göre Hekimoğlu’nu ele vermemek için her türlü yalan ve iftiraya başvuran Kıllıgeriş köyünde Hekimoğlu’nun beş nüfustan ibaret ailesi de ikamet etmektedir ve Hekimoğlu’nun bir hayli hayvan ve eşyası müfreze tarafından bulundukları evlerden çıkarılmıştır.Hekimoğlu’nun din değiştirdiği iddiası hakkında bir yorum yapılamamakla birlikte Gürcüler’den ve hükümet kuvvetlerinden saklanmak için bir Rum köyü olan Kıllıgeriş’te davranışlarını bu yönde ortaya koyduğu düşünülebilir.

Daha sonra Hekimoğlu’nun izini sürme işinde olay farklı bir boyuta taşınmıştır. Takipten bir netice alamayan hükümetin, Hekimoğlu’nu ortadan kaldırmak için mahkûmlardan bir tetikçi bulduğu anlaşılmaktadır. Belgeye göre bulunan tetikçi şayet başarılı olursa, yani Hekimoğlu’nu öldürürse kamu hukuku dolayısıyla aldığı cezadan af edilecekti. Hekimoğlu’nun bu şartlar dahilinde ortadan kaldırılması için Trabzon valisi Mehmed Ali Bey imzasıyla Dâhiliye Nezâreti’ne 28 Mart 1329 (10 Nisan 1913) tarihli şifreli bir telgraf çekildi. Bu telgrafta aynen şöyle denilmekteydi: “Erbâb-ı cürm-i cinâyetten olup Sivas, Trabzon, Samsun sancakları dâhilinde pek çok ef‘âl-i şekavet-kârane irtikâp eden ve senelerden beri ta‘kîp edildiği halde der-dest edilemeyen Fatsalı Hekimoğlu nâm şerîrinin izâle-i vücûdu içün adem-i mahsûs bulunmuş ise de husûl-i muvaffakiyyât halinde hukûk-ı umûmiyyeden afv edilmek üzere te’mîn edilmesi lâzım geleceği Jandarma Alay Kumandanlığı’ndan ifâde olunmağla icrâ-yi îcâbı ile neticesinin emr ü iş‘ârı ma‘rûzdur”.

Dâhiliye Nezâreti, Trabzon vilayetinden aldığı bu şifreli telgraf üzerine 30 Mart 1329’da (12 Nisan 1913) Adliye Nezâreti’ne gizli ve acele kaydıyla yazı yazmış ve görüş istemiştir. Ancak, bu konuda ne tür cevap alındığı ve ne gibi bir işlem yapıldığı hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Bu zamana kadar yayınlanan bütün çalışmalarda Hekimoğlu’nun 1910 yılında arkadaşı Alanlı Osman ile birlikte vurulduğu yazılmakta, kaynak olarak da o yıllarda Fatsa’da bulunan Yunanistanlı misyoner Jan tarafından çekilen ve Fatsa belediyesine gönderilen fotoğraf gösterilmekte ise de yayınladığımız belgeler Hekimoğlu’nun bu yıllarda yaşadığını açıkça göstermektedir.

Murat Sertoğlu’na göre Hekimoğlu, yeğenlerinin vurulduğu Korgan’ın Tepealan köyünde arkadaşı Gedik Halil ile birlikte muhtarın ihbarı üzerine takip müfrezesi ve kendilerine katılan Gürcü Dadyan Arslan ve Tahmasoğlu Yusuf tarafından çıkan çatışmada öldürülmüştür.

Osmanlı arşiv belgeleri bu sayılan rivayetlerin doğru olmadığını, Hekimoğlu’nun asıl öldürülüş şeklini ve tarihini ortaya koymaktadır.İlk kez burada yayınlanan, Canik mutasarrıfı Necmî Bey imzasıyla Dâhiliye Nezâreti’ne çekilen 14 Nisan 1329 (27Nisan 1913) tarihli telgrafa göre, Hekimoğlu 13 Nisan 1329 (26 Nisan 1913) gecesi sekiz saat süren bir çarpışma sonunda kendi köyü olan Yassıtaş’ta vurularak öldürülmüştür.

Canik mutasarrıfı Necmî Bey, Hekimoğlu’nun ölü olarak ele geçirilişini şöyle bildirmektedir: “Niksar, Fatsa ve Ordu kazâları dâhilinde icrâ-yi şekâvet-i vahşiyyât ederek bu hâvli sekenesini bîzâr eden ve iki seneden beri Tokad ve Fatsa müfrezeleri tarafından ta‘kîp edilmekte bulunan şakî Hekimoğlu nâm şerîrin üç gün evvel hânesine gelerek ihtifâ eylemekte olduğu haber alınmasıyla kuvve-i ta‘kîbiyye tarafından abluka edilerek gece sekiz saat devam eden müsâdemede şakî‘-i merkûm ile avenesinden birinin maktûlen der-dest edildiği ve diğer rüfâkasının da şiddetle ta‘kîp edilmekte bulunduğu Fatsa Kaim-makamlığından iş‘âr olmağla berâ-yi ma‘lûmat ma‘rûzdur”. Belgede Hekimoğlu’nun yanında ölü olarak ele geçenin Alanlı Osman mı, ya da Gedik Halil mi olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Fakat, Hekimoğlu’nun tenkilinde bulunanların Jandarma Süvari Müfreze Kumandanı Şâkir Onbaşı ile dokuz nefer olduğu yazılıdır.

Üç ayı aşkın bir zamandan beri müfrezeye kılavuzluk ederek Hekimoğlu’nun ele geçirilmesinde hizmetleri görülenler ise Fatsa’nın Sâca köyünden Keşişoğulları’ndan Todor ve Yorika isimli iki şahıstır.

Canik mutasarrıflığı, Fatsa kaymakamlığının teklifi üzerine Hekimoğlu’nu ölü ele geçiren Şâkir Onbaşı ve dokuz nefer ile kılavuzluk yapan Todor ve Yorika’nın münasip bir miktar para ile taltifini Dâhiliye Nezâreti’nden talep etmiştir.

Uzun yıllar Fatsa/Ordu, Niksar/Tokat dağlarında hüküm süren, yerli halk arasında mertliği ve yiğitliği ile şöhret yapan Hekimoğlu’nun vurularak öldürülmesi üzerine bir türkü(destan) yakılmış, dilden dile söylenen bu türkü ilk defa 1960'lı yıllarda Yassıtaş Köyünde İlkokul Öğretmenliği yapan Zeki Sarıhan'ın hikaye ve derlemesiyle Ulusal boyuta taşınmış ve Ümit Tokcan tarafından derlenen son haliyle radyo repertuarına girmiştir.

Köyümüzde yaşayan yaşlıların anlattıklarına göre, 93 harbi sonrası Fatsa'ya yerleştirilen Gürcü'ler yerli halka göre daha zengin, bir kısmı bu zenginliğin verdiği şımarıklık ve taşkınlık içindeydi. Hatta bu yüzden yerli halk Valiliğe şikayette bulunmuş, Hükümet Vilayetten gelen şikayetleri değerlendirerek -asayişe riayet edeceklerine dair teminat verenlerin dışındakilerin- Ankara ve Konya Vilayetlerine nakline karar vermiştir. Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere Hekimoğlu İbrahim, çoban durduğu Gürcü ağanın, ücretini vermemesi-yada az vermesi üzerine hak iddia ettiği miktarı almak istemiş, arada çıkan tartışma ve kavga sonrasında Gürcü tarafın şikayeti sebebiyle güvenlik güçlerince tenkiline çalışılmış, Hekimoğlu da bunun üzerine yakalanmamak için kaçak olarak yaşamaya başlamıştır. Kaçak yaşadığı dönemde kavga daha da büyümüş bir kısım Gürcü muhacirin hasmı durumuna gelmiş ve çetecilik faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu sırada taşkınlık yapan muhacirlerle problemi olan yerli halk nezdinde Gürcüler’e karşı Türkler’i koruyan ve kollayan bir kişi olarak tanınmıştır. Yine köyümüzde yaşamış olan  Soytaroğlu da çetecilik yapan Gürcülerle mücadele etmiş fakat Hekimoğlu kadar meşhur olamamıştır. Bu olaylar dışında muhacirler ve yerli halk arasında büyük sorunlar çıkmamıştır. Narin, gerçekte Hekimoğlu'nun sevdalısı değil kaçak dönemdeki dostu/karısıdır. Türkünün halk arasında söylenen "Çitlice muhtarı puşttur pezevenk, Hekimoğlu geliyor Narinim uçkur çözerek" ikiliği kanımızca durumu çok daha iyi özetlemektedir.


Farklı Hekimoğlu hikayeleri için, Hikaye-2 , Hikaye-3 , Hikaye-4 , Hikaye-5 'i tıklayınız.
Hekimoğlu Türküsü
Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım kendi nefsime

Hekimoğlu dediğin bir küçük uşak
Bir o yandan bir bu yana sırmalı fişek

Hekimoğlu dediğin bir cahil uşak
Elinde martini belinde fişek

Hekimoğlu’nun anası okarlı karı
Eridi kalmadı dağların karı

Evlerinin önü arpa sergisi
Hekimoğlu İbrahim ayva sarısı
Aynalı martinimiz Gürcü seçmesin
Muhacir milleti burdan geçmesin

Hekimoğlu İbrahim taştan bakıyor
Elindeki martini canlar yakıyor

Gelme Hulûsi gelme vururum seni
Al kanlar içinde koyarım seni

Bohçaarmut dağını duman bürüdü
Hulûsi Ağa’nın kanları çayıra yürüdü

Bohçaarmut dibinde kaymak yedin mi
Hulûsi’yi vuran Hekimoğludur dedin mi
Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu İbrahim aslan yürekli

Konaklar yaptırdım döşedemedim
Ünye Fatsa bir oldu başedemedim

Fatsa’nın yoluna ordu da kuruldu
Hekimoğlu İbrahim o da vuruldu

Alçaktan götürün benim salımı
Görmeyenler görsün benim halımı

Aman da Hekimoğlu anılan oldu
Hekimoğlu’nu vuranlar da Allah’tan buldu